Kitap Tanıtımı
OLASILIKSIZ
Kendini pazarlamayı iyi bilen bir kitap. Kapağına baktığımızda; siyah – beyaz tezatlığı ve asil görünüşü elinize almaya layık görmenizi sağlayacaktır…(giriş?)
Kapağındaki birbirinden alakasız objelerin karmaşık bir desen oluşturması kitabın içeriğini yansıtıp estetik bir ağırlık kazandırmıştır … (noktanın öncesinde değil, sonrasında boşluk bırak) Ciddi bir iş yapıldığı ortada.
Kitabın arkasındaki eleştiriler normalde dikkate alınmayacak kadar abartılı. (tek bir tarz belirle, öyle devam et)
“ Bitirmek için yarını,
başkasıNa anlatmak için bitirmeyi beklemeyeceksiniz.”
“ Hıh “ der, burun kıvırırdım da; nedense reklâmı reddedilemez cinsten ve kitabın arka kapağını ikiye ayırıp, içeriğinden bahsedilen bölüm; içerikten çok, cevabı sanki kitaptaymış hissi veren sorularla bezenmiş. (düşük cümle. “ikiye ayırıp;…” kısmından sonrası başlangıçla alakalı değil. Başka bir konu hissi veriyor.)
“ Bir sabah, yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızı düşünerek uyandınız. Bir saat sonra, onunla sokakta karşılaştınız. Sizce bu sadece bir tesadüf mü, yoksa çok daha farklı bir anlamı olabilir mi? “
Soru; siyah çantalı, mini etek giyinmiş, saçlarını özensizce toplamış, günleri rutin geçen, eşinden ilgi görmemiş bir bayanın siluetini gözümde canlandırdı. Bu bayan bir gün bir çılgınlık edip, kitapçıya gider. Elindeki bu kitabın önce arkasını okuması gerektiğini fark edip okur. Meraklıdır. Okuduğu; çizginin hemen altındaki ilk sorudur bu. Alelacele ücretini verir, hızlı adımlarla; bu sorunun cevabını kitapta bulacağını zannederek okumak için evinin yolunu tutar. Veee süpriz! (burası sana mı ait, alıntı mı?)
Bence çok manidar… Çünkü beklediğiniz gibi bir cevabın ötesindedir bu kitap.
Bu sorunun cevabını dolaylı olarak da vermez belki ama bu sorudan daha önemli cevaplar barındırır. Artı sorular.
“ Eğer siz de kontrolün kimde olduğunu merak ediyorsanız, “ OlasılıkSız “ tam size göre bir roman. “ (tırnak işaretinden önce boşluk bırakırsan, işaret başka yöne bakar..)
Laf! Emin olun kimde olduğunu öğrendiğinizde sinir olacaksınız.
Açıkçası bu eleştirilerimin sebebi yukarıda bahsettiğim bayan gibi beni de çekenin o cümle oluşuydu. Başlarda keklendiğimi düşündüm ancak beklediğim gibi bir şeyle karşılaşsaydım bu kadar kaliteli bir kurgu diyemeyecektim.
“ Ha aramızda kalsın keşke sonu polisiye olmasaydı. Bütün gizemini kaybetmesine ve sonunu basitleştirmesine sebep oldu.”
Adam FAVER‘ in kaleme almış olduğu bilim – kurgu içerikli bu romanın çevirisi Şirin OKYAYUZ YENER’ e ait.(kesme işaretinden sonra boşluk bırakma) Seri anlatımı, akıcı dili ve sıkmayan olaylarıyla güzel bir bütün olmuş. Tasvirler abartılı değil. Kurgulanmasına sebep bilim teorilerinin anlatıldığı yerler dikkatsiz bir okuyucuyu sıkabilir. Ancak etrafına farklı gözlerle bakıp, bir mana arayışında bulunan kari (?) için çok güzel açıklanmış olup, akla ve nakle uygun bilimsel bilgiler içermektedir.
İmla hataları; “ Hiç Yok.” dan biraz fazla
(yoktan sonra nokta neden? Bir de “tan” olmalı..) Ayrıca bir kitabın boyutu benim için çok önemlidir. Çünkü bu kitabı basanın inceliğini, kitabın karizmasını ve kalitesini gösterir. Kitaplığımdaki duruşu çok güzel…
A.P.R.I.L YAYINCILIK
(yazılanlar sana mı ait, A.P.R.I.L yayıncılığa mı?)
BU BİLİM – KURGU ROMANININ HANGİ BİLİME DAYANARAK KURGULANDIĞINI MERAK EDENLERE…
Verner Heisenberg; Kuantum Fiziğinde geçerli olan Belirsizlik İlkesine göre; sonucunu etkilemeden bir fenomeni izlemenin imkansız olduğunu, bir partikülün hem konumunu, hem de hızını aynı anda belirlenemeyeceğini ve böylece fiziksel dünyada her zaman bir belirsizlik olduğunu kanıtlamıştı… Heisenberg şunu ortaya koyabildi; gözlem sayesinde doğada gerçekte var olduğu haliyle bir partikülün konumunu değil de, doğada gözlemlenen bir partikülün konumu belirlenebilirdi.
Gerçi çoğu kişi bunun nasıl olabileceğini anlayamıyordu ama kimse de Heisenberg’ in ortaya koyduklarına karşıt bir tezi de savunamıyordu.
Yine de teoriyi herkes kabul etmemişti, özellikle de yürekten Nawtoncu olan bilim adamları; çünkü onlar Determinizme inanıyordu. Onlara göre evren değişmez kurallarla yönetiliyordu ve hiçbir şey belirsiz değildi. Deterministler, her şeyin bir nedeni olduğuna inanır, insanlar eğer ‘ gerçek ‘ kuralları anlayabilse ve evrenin şimdiki durumunu kavrayabilse, geçmişini ve geleceğini tahmin edebileceğini savunuyordu. (kesme işaretleri..) Yani şimdiyi bilen, geçmiş ve geleceğini çözebilirdi.
Heisenberg’i kabul etmemek, Determinizm’i desteklemek demektir. Ki Determinizm hala tamamen çürütülebilmiş değildir. (“Ki” getireceksen nokta koyma)
Yazar buraya kadar olan bilgiden; artık pek rağbetçisi kalmamış Determinizmin ana düşüncesini; yani şimdiyi çözebilen geleceği ve geçmişi de çözer mantığını başkarakterimiz Daivid Caine ‘e genlerinde olan bir ayrıcalık rolünü yüklemiştir.
Charles Darwin Türlerin Kökeni’ ni yazdığında, felsefecilere ve fizikçilere, yüce bir güç tarafından geliştirilmiş bir dünya değil de, sayısız – belirsiz mutasyon sayesinde milyonlarca yıl boyunca evrim geçirmiş bir dünya olduğu görüşünü sunda(u). Bu, yaratılışçılığı reddederek evrimi kabul eden herkesi, ayrıca yazgı ve kader gibi belirli değişmezler olduğunu da reddetmek demekti. Tabii ki Determinizm’i de reddetmek durumundaydı.
“ Darwin’in evrimin ve doğal seçimin rastlantısal mutasyonun bir sonucu olarak ortaya çıktığı savı daha kanıtlanamadığından, çağdaş bilimle, mutasyonun daha fenomenin rastgele veya rastlantısal olduğunu söyleyemeyiz… ” diye düşünen karakterimiz Dr. Twersky, bu ve birçok sebeple, belli bir ortam içinde bir insanın fiziksel özelliklerini amaçlı bir şekilde yeniden programlayan kimyasal yapıların olabileceğini düşünmekteydi.
Mantığı da; “ Mantığın hem döngüsel, hem de kendi kendiyle çelişen bir sonuç ile; olasılıklarla yönetilen bir evrende her şey olabileceği için, evren olasılıklarla değil de mutlaklarla yönetiliyor. “ değip, Heisenberg’in Olasılık Teorisi’ni kullanarak, teorinin kendisi ile kendisini çürütüp, ( Bu mantığı Akaid Derslerinde Ekmel Varlık, Hudus ve İmkân Delili adı altında da bulabilirsiniz.) insanın Lablace’ın Şeytanı özelliğine sahip olabileceğiydi. (değip/deyip..)
Kısacası Caine’nin bile farkına sonradan varacağı bu özelliği, Dr. Twersky mantıksal olarak çözmüş ve deneylerle bu geni yani her şeyi yöneten mutlak güce sahip olma becerisini herhangi bir insana yükleyebilmek için çabalamaktadır.
Lablace’ın Şeytanı:
_ Her şeyi bilmenin mümkün olduğunu
_ Geleceğin görülebileceğini
_ Beynin algılamasına gerek olmadan bilgiye ulaşabileceğini savunur.
Yani Cari Jung’un Toplu Bilinçaltı Teorisi’ydi bu. Bilinç dediğimiz şey bir aracıdır der Jung. Günde sekiz saat uyuyan biri için hayatının 3/üçte birini bilinçsiz bir durumda geçirir. (3/1 mi diyeceksin, üçte birini mi diyeceksin?) Buna dayanarak Jung, bilincin en azından bir kısmının bilinçaltı tarafından yönlendirildiğine ve etkilendiğine inanıyordu…
Jung bilinçaltını üçe ayırıp;
1) İstediğin zaman hatırlayabileceğin kişisel hatıralar, ( ilkokul öğretmeninin adı gibi)
2) İstendiğinde hatırlanamayan kişisel hatıralar,( bastırdığın duygular ve / veya çocukluk travmaları gibi)
3) Toplu bilinçaltı, (doğadaki tüm canlıların karmaşık, fiziksel becerileriydi. Yeni doğan bir bebeğin annesinin göğsünü emmeyi bilmesi gibi.)
Belki biraz karmaşık gelebilir size ama taşları yerine oturtursanız yazarın büyük emeğinin ardında ne demek istediğini anlarsınız. Budistler nasılki (bağlaç anlamında kullanılan ki ayrı yazılır) zihin gücü ile meydan okuyabiliyorlarsa(,) Caine de beyin gücünde aslında yok olan zaman kavramında düşüncelerini hem ileri hem de geri akıtabilip, zamandan münezzeh olan o kapıyı aralayabiliyordu. İşte bunu yapanlara biz deha diyoruz. Sözde dahiler yalnızca toplu bilincimizi bizden daha iyi görebilirlerdi. Ama Lablace’ ın Şeytanı bunun daha da ötesi bir şeydi.
Lablace’ın Şeytanı’nın gücünün aslında yazarın hayal gücünden ibaret olmadığının ( ve Evliyaullah’ın Rablerini bildikçe kendilerini, kendilerinin acziyetini bilince de yaratılış gayelerini ve bir hiç olan benliklerinden soyunup Sonsuz güç sahibi Rablerinin izniyle ölmediklerinin, hala ruhaniyetlerinin bizlerle olduklarının mantıki yönünün ) ispatı. (cümleyi bitirmedin. Parantez ile içindeki yazı arasında boşluk bırakma)
1) Principia’ nın Newton’un fizik kurallarına inanmayıp ‘ cisimlerin hareketi onlara nasıl bir güç uygulandığına bağlıdır mantığı.’
2) Einstein’in Görecelik Teorisi ile her şeyin göreceli olduğunu savunması, dahası zamanın da göreceli olduğunu söylemesi.
3) Kuantum Fizikçilerinin aslında madde diye bir şeyin olmadığını, klasik fizikçilerin madde sandıkları şeyin aslında enerji olduğunu söyleyerek düşüncelerin de enerji olduğunu savunması ile Lablace’ın teorisi desteklenmiş oluyor.
Yani harcadığın enerji ile zihninden toplu bilinçaltını veren kaynağa ulaşıp dahasını da öğrenebilirsin anlamına geliyor.
ŞİMDİ;
Caina Lablance’ın Şeytanı olduğunu öğrenince zamanın ötesine ulaşıp zamansızlıkta geleceği görecektir. Böylece gerçekleşmesini istemediği olaylara birsürü (ayrı yazılır ) olasılık arasından seçtiğiyle müdahale edecek ve geleceği görebilecektir. Bir tesadüf sonucu Lablace’ın Şeytanı’nı hayata geçirmek isteyen Dr. Twersky ile karşılaşıp 472 sayfalık bu romanın her sayfasında bir koşturmacanın içine sürükleyecektir bizi. İşin kötü yanı bu çok çalışılıp hazırlanmış karakterler, karakterlere verilmiş güç ( Caine’in eşsiz gücünden bahsediyorum) bizler tarafından beklenen büyük – şaşırtıcı son yerine küçük bir kızın ( ki kesinlikle böyle bir şeyi yadırgamıyorum. İyiliğin büyüğü – küçüğü olmaz.) kurtuluşu içindir…
NOT: Kitapta romantik dakikalar arayanlar! Üzgünüm ikili ilişkiyi bırakın, birbiriyle muhatap olan iki kişi bile yok. Ama nasılsa duygusallık, muhatap olma durumları var. Saat geceni üç buçuğu… Son cümlelerimi yazarken ben ne dediğimi biliyorum ama anlatamıyorum. Yerinizde olsam bu romanı okurdum.
NOT: Altını çizdiğim yerler can alıcı noktalar. Okurken benim kadar zevk almıyor olabilirsiniz. No problem. Ama ne yaptıysam yazarın hangi mantıkla Caineye (Canie’ye) böyle bir gen yüklediğini ( bilim – kurgu romanını hangi bilime dayanarak büyük bir ustalıkla yazdığını ) paylaşamadan edemedim… (bilim-kurgu arada boşluk bırakma)
Nurulhüda DURAN
Editörün Notu: Sen iki tane birden not koyunca ben de kendimi böyle belli edeyim dedim..
Yazını çok büyük bir zevkle okudum. Eminim blogun ziyaretçileri de severek okuyacaklar.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki, en kısa zamanda bu romanı okuyacağım. Yayın evi sana komisyon vermeli. Başlangıçta yazının büyük bir bölümünün alıntı olduğunu sandım. Okudukça (muhteşem notlarını görünce) sana ait olduğunu anladım. Seni yazarken hayal ettiğimde, klavyenin üzerinde parmakları dolanan, heyacandan yüz ifadesi değişen bir kız geliyor gözümün önüne. Haksız mıyım?
Bazı yazım hataları dışında akıcı bir yazın var. Ancak o imla hataları, büyük bir keyifle tempolu koşan kişinin ayaklarına dolanan sarmaşık gibidir. Hız keser..
Nokta, virgül, noktalı virgül, ünlem işareti, soru işareti ve parantezden sonra boşluk bırakılır.
Kesme işareti ve tırnak işaretinden sonra boşluk bırakılmaz.
Bağlaç olan (aidiyet bildirmeyen, dahi anlamında kullanılan) “de-da” ve “ki” ekleri ayrı yazılır.
Bir de üç nokta yerine iki nokta kullanabilirsin..
Kompozisyon Yarışması Sonuçlandı!!

Elmalı Nafi Kuran Kursu öğrencilerine yönelik “Yeni bir başlangıç yapmak” konulu yarışmanın birincisi belilendi. Katılımcıların çoğunun yurtdışında yaşayan ancak şimdi eğitim için Türkiye’de bulunanlar olması dikkat çekti. Alvarak ekibi olarak Cuma günü Elmalı’ya gidip, birinciye ödülünü takdim edecek, kompoziyon yazımı ile ilgili kısa bir sunum yapacağız. Biz Nafi’nin güllerini çok sevdik. Bu yüzden ilerde çeşitli yarışmalarda ve kitap okuma formlarında onlarla birlikte olacağız. Hepsine başarılar diliyoruz..
“Pişmanlıkla Yola Çıkmak… Yeniden Başlamak” yazısıyla birinci olan Aynur Öztürk’e Ömer Sevinçgül’ün “Yazar Olmak İstiyorum” adlı eserini, denemelerini yazması için bir defter ve kalem hediye edeceğiz.
YARIŞMA!!

Elmalı Nafi Kız Kur’an Kursu öğrencilerine yönelik “Yeni bir başlangıç yapmak” konulu kompozisyon yarışmasının sonuçları 5 Kasım 2009 tarihinde açıklanacaktır. Şimdiden tüm katılımcıları kutluyor başarılar diliyoruz..
Alvarak Ekibi
Azize’den..
BUNALIM DEVRİ 2000(‘)ler…
(başlığını büyük harfle yazacaksan hepsini öyle yaz..)
Herkes kendi içinde koca bir dünya. İnsanlar hep bir telaş içinde. En küçüğümüzün bile koca bir dünyası ve kendinden büyük sorunları var. Hep dertliyiz,sorunluyuz. Hiç mutlu olamıyoruz. Strese bağlı bir hayat yaşayışı almış yürümüş. Bütün hastalıkların temelini stres oluşturmuş. Ağzımızdan “af” yerine “of”lar dökülür olmuş artık… Neden böyle oldu?Niye artık birbirimize tahammüllerimizin raddesi azaldı. Her şeyden bunalır,sıkılır olduk. Dünya denen girdap bizi sona doğru çekmekte. Etrafımız gaflet hortumları ile çevrelenmiş. Biz ise girdaba teslim,çırpınmadan duruyoruz. Elimizi uzatıp yardım dilesek muhakkak gelecek büyük yardımlar. Yok, ona bile gücümüz yok. Karanlığın içine sıkışıp kalmışız. Aydınlık bir sabaha ihtiyacımız var. Yenilenmeye, tazelenmeye, sirkelenmeye ihtiyacımız var. Aslında bizim (S)sultanın önüne diz çöküp sağlam bir tevbeye ihtiyacımız var…
A.K.S
Not:Tebrikler.. Hem içerik ve düzenleme için hem de uzuuuun bir ardan sonra ilk yazı gönderen kişi olduğun için.. Açıkçası daha kapsamlı bir yazı bekliyordum ama bu da gayet güzel. İfadelerin ve düzenlemen hoşuma gitti. Noktalar ve virgüllerin ardından bir boşluk bırakmayı unutma.. Onları senin yerine ben yaptım
Evet.. Orijinalizbiz yeniden harekete geçiyor gibi..
Hoş Geldin Ramazan!.. Giderken Beni De Götür..
Rabbim hayırlara vesile, maneviyat ve hasılat dolu bir Ramazan bahşetsin tüm İslam alemine..
Sizleri çok seviyorum.. Bu sene Hacca gidecek Hatice Hocayı, hatta on gün sonra Umre için Kabe’mde olacak Bilge hocayı da seviyorum..
Dua buyurun efendim.. Görülebileceği üzere muhtacım..
(Burası da iyiden iyiye şahsi blogum gibi olmaya başladı.. Kurtarın blogunuzu benden yoksa onu da benimkilere benzetecem.. Niyetim adınıza Ramazan-ı Şerifi anmaktı ama söz yine Kabe’me geldi.. Bilge hocanın gideceğini yeni öğrendim de.. Peçetelerle haşırneşir oluyorum. Mazur görün..)
Bayram..
Ellerinizi çekin yüzünüzden ve mendilinizi son kez götürün gözlerinize Ey İstanbul’lular!!
Bakın gökyüzüne, orada haykırıyor martılar “Geldi!” diye..
Şimdi rüzgar esiyor Kavacık’tan tarafımıza..
O’nun yanaklarını okşayıp gelmiş misler gibi kokuyor..
..
Bakın şu kuşa!
Nazarı kapmış gelmiş belli ki.. Nasıl da cıvıldıyor..
İşte asıl düğün bugün..
Hem de izdiham yok..
Azize’den..
Hayal mi? Dua mı? (Başlığı soru işaretiyle bölme)
Hayal etmek.. insan hayalleriyle mi yaşar? Herkez(s) öyle söylüyor. “Ne kadar hayal edersen o kadar olur” diye. (“)Yapmak istediğini hayal et, düşün ve o kendiliğinden olur” diyorlar. Acaba doğru mu söylüyorlar?
Geçen sene içimi döktüğüm, beni en iyi tanıyan dert ortağımı okumaya başladım. (Geçen sene mi okumaya başladın?) Neler yazmışım neler. Ne hayaller kurmuşuz birlikte. Sonra bir yerde koparmışız bağlarımızı. Yanlız, sonraki sene başka bir yerde birleşmiş yollarımız ve ben ona hayellerimin gerçekleştiğini yazmışım. Hem de o özlem dolu, hayal dolu sayfaların tam da arkasına. Yazılma tarihi ay olarak aynı ama seneler çok farklı. Olmak istediğim yerdeyim,, olmak istediğim mekandayım ve yaşamayı hayallediğim herşeyi yaşamaya başadım. Yaşıyorum. (“Yaşamaya başladım, yaşıyorum” daha uygun olurdu) Şimdi yeni hayaller eklendi o sayfalara. Yeni umutlar ve o umutları besleyecek dualar. Artık o kareli defterle kurmuyorum hayallerimi, o sadece yazdıklarımı saklıyor. Sadece tasdikliyor beni. Ucu bucağı olmayan o alemde yanlız başıma değilim artık. Kaç yürek çarpıyor düşüncelerimde. Beraber dalıyoruz o engin aleme. Bir sevda uğuruna birleşmiş o yürkler, tek kendileri için çarpmıyor ya sadece. Sağlam olmasına gayret ettiğimiz bir niyetle, daldık bu sonu olmayan derinliğe. Gerçi artık hayaller de geride. Çünkü o hayal perdelerini yırtan birisi var önümüzde. Diyor bize;
-”Hayal değil, (r)Rızası için yapın siz O’nun, O aldatır mı sizi hiç boş hayallerle.”
Hayal etmek mi? Yook hayır, bu kapıda buna yer yok. Bu kapıda sadece istemek var. İste.. Sen O’nun için iste. O verir sana hak ettiğince…
Azize Kübra Sarı
(Öncelikle belirteyim ki keşfettiğin şeyler çok hoşuma gitti. Galiba tam zamanında geldi karşıma. Birilerinin nefes alabildiğini görebilmek güzel. Hele ki boğazına kadar sarıldığını hissediyorsan..
Yazında imla hatası neredeyse yok. Bu güzel. Kaliteli ve süslü cümleler kullanmaya gayret et. Bunu yaparken de aşırıya kaçma. Yazında ağır bir kafiye var. Özellikle son bölümde cümlelerin sonları hep ”e” ile bitmiş.
aleme/sadece/derinliğe/geride/diyor bize/hayallerle/iste/ettiğince
Bunlar son bölümdeki cümlelerin bitişleri. Kafiye iyidir ama fazlası zarardır. Araya gidişi yumuşatacak cümleler koyabilirsin. Paragraf koymayı ihmal etme. Arada bir nefes aldır okuyucuya. O zaman çok daha iyi olacaktır. Başarılar..
Bir de yüzümü güldürdün Allah razı olsun, seni de kendinden razı etsin…)
Şövalye’den..
Ders.
Evim toprakla aynı seviyede.(S)sadece tek basamak yüksek. Karşısında bir su deposu, fazla büyük değil.
Bir kertenkele oynaşıyor duvarında güneşle.
Onu seyrediyorum..
“Üç karayı öldürün” sözü geliyor aklıma (E)efendimizin(s.a.v.’in).
Kararsızım.Yeni çıkmış daha, bahar geldi diye.Hem tam siyah da değil,yeşil bunun rengi. Kaynağı filan sağlam mı? (A)araştırmalı bu sözü… (Nokta ve virgüllerden sonra boşluk bırakılır.)
Sonra şakalaşıyorum;elime küçük taşlar alıp ona doğru kavisli atıyorum,kaçmıyor. Ama (“)(İ)ilk fırsatta araştıracağım(“), diyorum.Bu söz, hadisi şerif mi,ve içindeki üç kara ne? … (Virgülden sonra “ve”, “ve” den sonra virgül gelmez..)
Sabahı severim,kuş cıvıltılarını,serinliği, o içimi üşüten el değmemiş oksijeni.
Her sabah namaz kıldıktan sonra, evime girmeden beş on dakika kadar sessizce dinlerim kuş seslerini…
Artık tanıyorum neredeyse seslerinden; kim, ne zaman ötecek neredeyse biliyorum.Hele bir tanesi var; çorba içerken “(H)habiiib,habiiib” diye cezbelenen kardeşi hatırlatıyor,onu bir başka seviyorum…
Her sabah yol demek,yolculuk demek.Hani diyor ya şair,” (K)kimseler görmeden yar oy”…
“gel gizli gizli”… (Boşluk virgülden sonra değil de, tırnak işaretinden sonra bırakıldığı için işaret yanlış yere bakıyor. Çünkü nereye bitişikse o harfi benimser.. )
(P)pencereleri açıyorum iki kanat birden..
“(B)bülbüller nazda, güller niyazda”,diye geliyor içime. (Neden tırnak işaretinden sonra virgül var?)
Ben oturuyorum derse,onlar şarkılarında.Havada buz gibi oksijen,odama doluyor,içimi üşütüyor, bunu seviyorum…
Diyorum, (“)ne desek az,kim bitirmiş ki biz bitirelim…
Sonlu değil ki sona varalım. Bizimkisi ancak güneşlenmek ikindi sıcağında…(K)küçük bir serinlik belki,belki küçük bir bağ(“)..
(“)Habiib, habiiib “ diyor bizimki,neşeleniyorum… (Tırnak işaretinden önce boşluk bırakılmaz. Yoksa ters tarafa bakar..)
İkindi vakti bilgisayarda oyalanırken,birisi bakıyor gibi geliyor.”Allah Allah“diyorum,dönüyorum,birde ne göreyim;evde bir kertenkele!.(H)hem de bizimki….
Uğraştırıyor beni,ne teslim oluyor,ne de çıkıyor…Neyse namaz vakti…”Kılıp geleyim sana sorarım” diyorum…
Geldiğimde battaniyelerin üstünde buluyorum.Hala bana bakıyor…Aklıma aşkını kertenkeleye kaptıran adam geliyor..Araya kaçıyor battaniyeyi alıp camdan silkeliyorum.Bu renk de değiştirebilir.(B)belki bana bilerek yeşil göründü,diyorum.Belki karaydı..
Düşüyor aşağı,hala bana bakıyor.Yok ben bu hadisi kesin araştıracağım, diyorum,camlara da artık kertenkelelik almalıyım,sineklik gibi bir şey…
Yeni bir sabah, kuşları dinliyorum. Yıkıyorlar daha yeni yaprak açmaya başlamış ağaçları.
Benimki sessiz diyorum,iç yangını gibi. (S)sizinki güzel,sanki şarkı,hem de orkestra…(D)daim çorbadasınız diyorum…
Bu gün camları açmadan ders yapacağım.Oturuyorum,odamda dünden kalma hava var. “Habiiib” diyor, silik bir ses dışarıda, kızıyorum.
Allah kuşları niçin yarattı,sadece ötmeleri için değil. Onlar bir filtre cihazı,böcekleri topluyorlar,zararlıları def ediyorlar,onlar bir kutsal mücadele içindeler.Hem güzeller,hem de
şarkıları güzel.
Ne güzel yaratmış (R)rabbül alemin.Göz zevkimizi de düşünmüş.Tüyü soyulmuş et görünüşlü kuşlar ne çirkin olurdu, diye düşünüyorum..
“Habiiib” diyor, pencere arkasından az duyulan bir sesle,ben ders yapıyorum.O hala kısık sesle“habiiiib” diyor, kızıyorum…
“Sus diyorum”,bir kertenkeleyi savamadın,bu senin görevindi.Şimdi sen dışarıda buz gibi serin oksijende şakıyorsun,ben dünden kalan havada…Senin suçun diyorum..
“Habiiiib” diyor,gülümsüyorum;bu ne biçim ders diyorum…
(M)mustafa (Ö)özdoğan.
Not: Allah razı olsun. Çok güzel bir yazı. Sadece ufak tefek yazım hataları var o kadar.
Öncelikle;
Nokta ve virgüllerden sonra boşluk konulur,
Yazıda bir konuşma geçirilecekse tırnak içine alınıp ilk harfi büyük yazılır,
Tırnak işaretinin birincisinde önüne, ikincisinde arkasına boşluk konulur,
Noktadan sonra gelen kelimenin ilk harfi büyük yazılır..
Yazının gidişatıyla ilgili olarak da;
“Diyorum” kelimesi çok kullanılmış. Bunun dışında çok güzel. Okurken çok keyif aldım. Yazılarınızı düzeltmek bana düşmez aslında ama reddetmenin ayıp olacağını düşündüğüm için yazdım..
Bir de bu sefer düzeltmeler kırmızı değil..
İnsan Olmak
(Önce konuya giriş yap. Biz neden bahsettiğini bilmiyoruz)
Ben yine insan olmak isterdim. Her ne kadar dağ, taş, ağaç, çiçek olup kendi halinde Allah’ı zikretmek istesem de ne olmak istediğime kara veremedim. sonunda insan olmanın en güzeli olduğunua karar verdim. Çünkü herhangi bir nesne olsaydım eninde sonunda toprak olup kaybolacaktım. Ama ben bana sonsuz nimetler veren, bu müthiş düzeni kuran, üstüne bir de bir sürü imtihan veren, kaldırmayı başaramasam da beni bu imtihanlara layık gören, bunun üstüne bir de Rasul’unün ümmetinden kılan, bütün bunlar yetmiyormuş gibi o mükemmel gerçek dostunun (İnşAllah) dostu yapan, içinde binbir alem taşıyan mucizevi ayetlerini bize sunan (Burada neden paragraf başı yaptın? Hadi yaptın diyelim neden cümleyi bitirmedin?)
Mecunun’un Leyla’ya olan aşkını, kendi aşkına çeviren, Hallac-ı Mansur’a “Ene’l Hakk” dedirten (Neden öyle demişti ki?), (k)Kimseye gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemeyen, (g) Gizli bir hazine olup bilnmek isteyip, kendini bizlere bildiren, Efendimiz’in (s.a.v.) Uhud’da hangi dişinin kırıldığını bilmediğinden, bütün dişlerini çektiren Veysel Karani’ye o muhabbeti veren, (Neden paragraf başı? Cümleyi bitirmedin..)
(m)Muhebbetini kendi muhabbetine üstün tutanın sıkıntı ver meşkakktlerine kafi gelen,
(“)(b)Buyur kulum(!”) diyen, zikri ile kalplarimizi tatmin eden,
(m)Musibetlerin sonucunda, mukafatının kapısını açan,
(t)Tevekkül ve teslimiyeti elden bırakmayınca ateşi dahi gül bahçesine çeviren,
Rabbime kul olmak isterdim. Çünkü ben birgün O’na kavuşacağıma inanıyorum ve bütün kalbimle istiyorum…
Ayşegül AYDIN
Not: Çok güzel tespitlerin var ancak kelimelerin veya sana açılan kapıların yığılması okuyanı sıkar. Bunu için aralara bağlayıcı cümleler serpiştir. Böylece okuyan kişi de seninle aynı duyguları paylaşabilir. Çok uzun cümleler insanın okuma şevkini kırar, bir müddet sonra anlayamaz hale getirir çünkü cümlenin başını unutturur. Bu da yazıdan soğutur. Cümleyi bitir ardından yeni bir cümleye başla o zaman çok daha iyi olacaktır. Teşekkürler..
Bizim Orijinal Esra (…) :)
Esra’dan aynen aktarıyorum;
Essalmü Aleyküm kardeşlerim;
Dursun Ali Erzincanlı’nın Af Makamına adlı eserini dinlerken yazmak geldi içimden. “Evet! Yazmalıyım, küçük de olsa bunu paylaşmalıyım” dedim.
Bir cuma akşamı yatsı namazını kıldıktan sonra Adıyaman’ın Menzil köyüne (Sevgilinin diyarına) kafile ile gitmek için düştük yollara. Oraya tabiri caizse, dünyadan nefisten, günahlardan yorulmuş tövbe etmek isteyen niyetlerle kalpler gidiyordu. Yürekler kor kor yanıyordu. “Ben manevi hastalıklarımdan kurtulmaya gidiyorum” diyen gözler vardı.
Af Makamına adlı cd’yi de yeni aldığım için yanımda getirmiştim. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru, önde erkeklerin olması hasebiyle küçük bir müzekkerle (yani erkekle çocukla) arka taraftan ön tarafa gönderdik açmaları için cd’yi. (Amma cd’yniş diyeceksiniz ama öyle hazırlanmış kalpler için inanılmaz güzel birşey oluyor. Dinlemenizi tavsiye ederim.)
Çalmaya başladıktan bir şiir sonra hıçkırık sesleri geliyordu. Otobüsün ışıkları sönmüş, sadece ayın ve yıldızların ışığı yansıyordu. Teheccüd vakti idi. Sallamıyorum herkes ağlıyordu.
”Tamam” dedim. “Gökyüzü muazzam, otobüsün içine rahmet sağnak sağnak yağıyor. Bu gece kesin gök kapıları açılacak, uçacağız. Keramet olacak!” dedim..
Allah beni iyi etsin! Ne haddime bunları düşünmek! Ya varya insanoğlu işte, illa ki somut birşeyler görmek istiyor. “Zaten Allahu Teala bir kuluna kendi dostunun yolunu nasib etmis ise, gönüllerimize o aşkı o muhabbeti vermiş ise, en başında müslüman olarak, müslüman bir ortamda biz acizlere ismi Celilesini dilimize kalbimize vermiş koymuş ise en büyük mucize, en büyük lutuf değil mi?” dedim.
“Değil mi ey şeşkın Esra?”.. Allah bakan gözlere görmeyi nasib etsin…
Esra Güney
(Not; Ufak düzeltmeler dışında tamamen Orijinal Esra’ya aittir…)